Ekim 2010


Yıllardır şikayet edilir hep, Bir ekolümüz yok diye. Sanki her şey vardır Türk Futbolunda da bir tek ekolümüz eksik kalmıştır. Dünya futbol literatürüne girecek, istikrarlı bir şekilde uygulanan ve bizi diğer ülkelerin futbol oyun stilinden ayırt edecek bir düzen, bir anlayış…

 

Kimse farkında değil belki ama bizim son 5 senedir var olan bir ekolümüz var. Futbol anlayışımızın bir “Ekol” halini aldığını, teknik direktör değişimine rağmen anlayışın değişmemesinden ve bu değişmeyen anlayışın dünya futbolunda “Ekol” diye bizlere sunulan futbol anlayışlarından çok farklı olmasından anlıyoruz.

Ekolümüzün temelleri Fatih Terim ile atıldı ve yine Fatih Terim döneminde olgunlaşıp, Fatih Terim döneminde kemikleşti. Guus Hiddink döneminde de hepimizin anlayacağı şekilde anlatmak istersek “Gaz verme” sosu eksik kaldı ancak, zihniyet aynı zihniyet. Tabi zihniyetin süreklilik arz etmesinde, futbol anlayışımızın bir ekol halini almasında en büyük paylardan biri de Oğuz Çetin’e aittir. Malumunuz, Fatih Hocasından ne öğrendiyse, onları uygulamaya çalışıyor.

Ersun Yanal’ın devrimi anlaşılmadı

Ersun Yanal’ın yapmaya çalıştığı devrim; her şeyin en iyisini ve en mükemmelini bilen yurdum insanı tarafından anlaşılamadı. Dönemin diğer futbolcularına haksızlık ediyormuşum gibi de algılanmasın ancak Taffarel, Popescu ve Hagi’nin olduğu dönemlerinin haricinde dişe dokunur pek bir başarı yakalayamayan buna rağmen hemen her sezon Avrupa’nın pek çok takımından teklif aldığı iddia edilen Fatih Terim için kamuoyu yaratılıp, o yaratılan kamuoyu ile Terim getirildi.

Terim’in ilk işi filmlerdeki gibi “Ekibi toplamak” oldu. Tıpkı, eski günlerdeki gibi… Her şey iyi gitti başlarda, ta ki İsviçre maçlarına kadar. İki kötü hakem ve 2. maçın bitişinden sonra hepimizin bildiği saha içinde gelişen olaylar. 2006 Dünya Futbol Şampiyonası’na gidemeyişimiz…

Yeni hedef belliydi; 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası. Fatih Terim’in temellerini sağlama alıp, üzerine kat çıkmaya başladığı futbol anlayışı eşliğinde hedefe yürümeye başladık… Bu anlayış, kendi kulübünde düşük performansı sebebiyle forma şansı bulamayan eski tüfekler veya sakatlık durumu ne olursa olsun, bir de milli takım doktorları tarafından kontrol edilmesi için olmadı rehabilite edilmesi için kadroya alınan kemik kadronun korunmasından ibaretti. Formsuz olana “Çık ve göster kendini” denilen, sakat olana veya sakatlıktan yeni kurtulmuş olana “Çık ve ne kadar fedakâr olduğunu, bu ülke için neler yapabileceğini göster” telkini yapılan, sahada ise tam ve halk tabiri ile “Ver gazı taktiği” uygulanan bir yapı çıktı ortaya. İbrahim Toraman gibi, Mehmet Topuz gibi, Fatih Tekke gibi dönemin formda ve başarılı isimleri sırf Terim ile aralarında olan problemlerden ötürü kadroya alınmazken, birçok etik kuralı çiğnemiş, taraftarla, basınla ciddi tartışmalara girmiş isimler kadroya dâhil olabiliyordu. Nihayetinde aslolan, Terim ile polemiğe girmemek, onun “otoritesi” altında boyun bükmekti.

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası eleme grubunda bazı maçlarda ara ara iyi futbol oynasak da, genel olarak iyi değildik. Nikopolidis’in Atina’daki, Mhyre’nin seyircisiz maçta Macaristan’daki performansları ile beraber, İstanbul’daki Macaristan maçında durum 0-0 devam ederken Macaristan’ın penaltısının verilmemesi üzerine bir de 10 kişi kalması bize 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın kapılarını ardına kadar açtı.

“Ver gazı” taktiği

Açılan kapıdan geçerek gittiğimiz 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası kadromuz birçok kişiyi tatmin etmedi, rahatsız ve tedirgin etti. Bu kadronun başarısız olacağı düşüncesine sahip kişi sayısı hiç de az değildi hele ki, hiçbir şekilde kestiremediğimiz bir oyun düzenine güvenmenin temeli sadece “Bizim Takımımız” olmasına bağlıydı. Grup maçlarımızda ve çeyrek final maçımızda iyi futbol oynamadık ancak sadece mücadele gücünün yanında “Ver gazı” taktiğinin işe yaraması ile futbol tanrılarının da yardımıyla bizim “Muhteşem son dakika dönüşleri” diye adlandırarak efsaneleştirdiğimiz anlayış meyve verdi.  Aslında ders almamız gerekirken, bu işin böyle gitmeyeceğini görmemiz gerekirken, zafer sarhoşluğu içerisinde bu ne olduğu belirsiz anlayışı göklere çıkarmamız, bu anlayışın bir ekol halini alıp üzerimize yapışmasını sağladı.

Bilic’in anlayamadığı şey

Hırvatistan Milli Takım Teknik Direktörü Slaven Bilic maç sonu yaptığı açıklamada; “İlginç bir biçimde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hem de başka bir şey var. O yalnızca Türkler’de var onun ne olduğunu tarif edemiyorum, anlayamıyorum” demişti. İşte o anlayamadığı şey bizim ekolümüz oldu. O günleri kurtardı belki ama bugünleri kararttı o “Şey” ve biz bugün birbirimize soruyoruz “Bize ne oldu?” diye. O turnuvada oynadığımız son maç ise belki de o dönemin son 4-5 senesinin en iyi futbolunu oynamamıza rağmen futbol tanrılarını bu defa bizim yanımızda değildi. Yine son dakikalarda döndük ancak, Almanya son dakikada daha keskin döndü ve final vizesini elimizden aldı.

O “Şey” 2010 Dünya Futbol Şampiyonası grup elemelerinde kâbusumuz oldu. Aslında 2008 Futbol Avrupa Şampiyonası grup elemelerinde oynadığımız futbolun dışında bir şey oynamıyorduk ancak, bu defa ne Nikopolidis ve Mhyre gibi çok komik goller yiyip maçı kazanmamızı sağlayan rakip kaleciler vardı ne de rakibin hem penaltısını vermeyip hem de rakibi 10 kişi bırakarak ekmeğimize yağ süren bir hakem. Bilic’in bahsettiği o “Şey” sebebiyle 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na gidemedik, Fatih Terim de istifasını sundu.

Oğuz Çetin’in garip sicili

Fatih Terim gitti, büyük özverilerle dünyada “Milli Takım Teknik Direktörlüğü” denince ilk akla gelen isim olan Guus Hiddink getirildi. Yanına da yardımcı olarak Terim’in temellerini atıp, olgunlaştırdığı ve “Ekol” halini alan anlayışın bekçiliğini yapacak Oğuz Çetin verildi. Oğuz Çetin’in sicili bir garip, Mustafa Denizli ile çalışmış, Denizli gitmiş o kalmış. Denizli’nin akabinde Werner Lorant ile çalışmış, Lorant gitmiş o kalmış. Sonra o kendi başına çalışmış, başarısız olunca yanında “yardımcı” sıfatı ile 2. bir Oğuz Çetin olmadığından o gitmiş ama o kalmamış. Yani, Oğuz Çetin bir “Ekip” adamı olamamış hiçbir zaman. 2. Adam olduğu bir departmanda 1. adam giderken/gönderilirken o hiç, “Başarısızsak, ekip olarak başarısızız. Ben de yokum” diyememiş, o 1. adam olabilmek adına değişik davranışlar sergilemiş. Başka yerlerde 1. adam olmak yerine, önceleri 2. adam olduğu yerde 1. adamlığa oynamış. Eğer birileri 2. bir Piontek-Terim modelini Hiddink-Oğuz Çetin üzerinden uygulamak istiyorlarsa, yanlış yoldalar haberleri olsun.

Guus Hiddink’in milli takımlar kariyerine baktığımızda, futbolu seçiminde ekibinin görüşlerine, ekibinin düşüncelerine büyük oranda uyduğunu görürüz. Yani bugün hiç kimse, kim neden oynamıyor diye kafasını yormasın. Oğuz Çetin’in tavsiye kadrosuyla Terim’in oturttuğu ekol bunu gerektiriyor. Formsuz olan, sakatlıktan yeni çıkmış olan oyuncuyu kadroya alıp ne oynadığını bilmeyen bir ekip yaratırsanız üzerine bir de en azından “oynuyormuş gibi” görünmesi için “yeterli gazı” veremezseniz değil Hiddink, futbol tanrıları el koysa bile durum düzelmez.

Biz rezalet futbol oynasak fakat son dakikalarda kaleci hatası ile veya bulduğumuz tek pozisyonla maçı kazansak hepimiz “Muhteşem geri dönüş” dediğimiz efsaneye geri döneriz ve hiçbirimiz ne Volkan Şen’i tartışırız, ne Sabri’nin sol bekte oynamasını, ne de aday kadro tercihlerini…

O yüzden bugünkü duruma ağlamaya gerek yoktur. Hep arzuladığımız “Bir ekol” sahibi olduk. Ağlayacak olan, bugüne değil Nikopolidis’in, Mhyre’nin hatalı goller yediği, pozisyonumuzun dahi olmadığı bir maçta Macaristan’ın penaltısının verilmeyip bir de üstüne 10 kişi bırakıldığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılmamızı sağlayan maçlara ağlamakla başlayabilir. “Biz nasıl aldandık” sorusunun cevabı o maçlarda…

Heronlarla birlikte ABD-İsrail ortaklığındaki Aeronautics Defence Systems firmasından Türkiye’ye kiralanan Dominatör-2 isimli insansız hava araçlarının (İHA) operatörleri Türkiye’ye geri geldi.

Türkiye, Heron’ların teslimatında yaşanan sıkıntıların ardından ABD-İsrail ortaklığındaki Aeronautics Defence Systems firmasından 6 ay süre için iki Dominatör kiralamıştı. Söz konusu şirkete de yaklaşık 6 milyon dolar ödeme yapıldı. Dominatörler Avusturya üretimi Diamond Aircraft DA42 çift motorlu ve pilotlu uçağın insansız hava aracına dönüştürülmüş hali. 28 saat havada kalabilen Dominatörler, 30 bin feet irtifaya çıkabiliyor. 13 metre uzunluğundaki uçağın kanat açıklığı da 13 metre. 2 tonun üzerinde ağırlığı bulunan uçak, 400 kilogram yük taşıyabiliyor. İsrail’le yaşanan krizin ardından, Heron’larla birlikte Dominatör operatörleri de ülkelerine geri dönmüştü. Fakat edinilen bilgiye göre, bu uçakların operatörleri tekrar Türkiye’ye geldi. Heron teknisyenlerinin Türk subaylarının eğitimlerini tamamlaması için Türkiye’ye geri gelmeleri için de temasların sürdürüldüğü kaydedildi. İsrail tarafı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan vatandaşları için hafta sonları bile özel güvenlik istedi. Güvenlik önlemlerini abartan İsrail, kışla içinde de koruma talep etti. Hava Kuvvetleri, bu isteklere ret cevabı verdi. Konuyla ilgili görüşmeler devam ediyor.

DENİZ KIZI TATBİKATI İPTAL

Türkiye’nin “Deniz Kızı” tatbikatına katılmayacağı da resmiyet kazandı. Jerusalem Post gazetesi, Milli Savunma Bakanlığı’nın, İsrail Silahlı Kuvvetleri’ne 10 yıldan beri Türkiye, İsrail ve ABD’nin katılımıyla her yaz Akdeniz’de icra edilen “Güvenilir Deniz Kızı” tatbikatında yer almama kararını aldığını hafta sonunda ilettiğini duyurdu. Gazete, Ankara’nın bu kararının, İsrailli yetkilileri şaşırtmadığını yazdı. Türkiye’nin bu kararına karşın, İsrail ve Amerikan deniz kuvvetleri tatbikatı icra edecek.

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. “Arkadaşlarınla tartışıp, kavga ettiğin her zaman bu tahtaya bir çivi çak” demiş. Genç, ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.

Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş. Gence “Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar sök” demiş.

Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona “Aferin iyi davrandın ama bu tahtaya dikkatli bak. Çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak” demiş.

Arkadaşlarla tartışılıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin, ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak. Bir arkadaş ender bulunan bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir, ihtiyaç duyduğunda sana yardımcı olur, seni dinler ve sana yüreğini açar” demiş…

DUBAİ – Tüm dünyada 1970′li yıllardan bu yana ilk defa aç veya yetersiz beslenen insan sayısı bir milyarı aştı. Filipinler’in başkenti Manila’da geçtiğimiz hafta düzenlenen gıda güvenliği konferansındaki sunumlara göre, 2009′a ait bu rakam tüm insanlığın altıda birine denk geliyor ve aç insan sayısı artmaya devam ediyor.

Manila merkezli Asya Kalkınma Bankası, Tarımsal Kalkınma Uluslararası Fonu ve Gıda ve Tarım Organizasyonu tarafından düzenlenen üç günlük konferans boyunca gıda güvenliği uzmanları ve siyasetçiler dünyada artan açlık problemine çareler aradı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu verilerine göre, geçen yıl aç veya yetersiz beslenen insan sayısı 2008′e göre 100 milyon daha arttı. Asya-Pasifik bölgesinde bu durumda yaşayan 650 milyon insan olduğu kaydedildi.

Gıda güvenliğinin sağlanabilmesi için Asya-Pasifik tarım sektörüne 2050 yılına kadar her yıl 120 milyar doların üzerinde yatırım yapılması gerekiyor. Gıda ve Tarım Organizasyonu yardımcı müdürü ve Asya-Pasifik bölge temsilcisi Hiroyuki Konuma, bölgede tarıma yapılan yıllık yatırımın sadece 80 milyar dolar olduğunu söyledi. Konuma, dünya nüfusunun 2050′ye kadar 9 milyara ulaşacağını ve gıda üretiminin de yüzde 70 artmasının gerekeceğini kaydetti.

Asya Kalkınma Bankası başkanı Haruhiko Kuroda, Asya ekonomilerinin petrol ve gıda krizinin etkilerinden kurtulmuş gibi görünse de dünya gıda fiyatlarının 2003′e kıyasla bugün yüzde 85 daha pahalı olduğunu ve önümüzdeki 10 yıl boyunca yüzde 15 ile 40 artmasının beklendiğini ifade etti. Kuroda, birçok insanın düşündüğünün aksine tahıl azlığının son yaşanan gıda krizine sebep olmadığını iddia etti. Kuroda, krizin koruyucu gıda politikaları ve hükümetlerin uzun zamandır özel sektörün tarıma yatırım yapmasını teşvik etmemesi gibi karmaşık birçok sebepten dolayı başgösterdiğini savundu.

Asya Kalkınma Bankası’nın her yıl bu sektöre 2 milyar dolarlık yardım sözü verdiğini hatırlatan Kuroda, hükümetler, özel sektör ve kar amacı gütmeyen organizasyonların gıda temin zincirinin geliştirilmesi için beraber çalışması gerektiğini söyledi..

Kazakistan’ın Almatı şehrinde düzenlenecek Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) toplantısında Yukarı Karabağ sorununun çözümü yönünde önemli gelişmeler olması bekleniyor. Toplantı marjında AGİT Minsk Grubu üyeleri (ABD, Rusya, Fransa), Azerbaycan ve Ermenistan ile bir araya gelecek. Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Kırgızistan Eylem Planı’nın yanı sıra, Afganistan’da istikrar ve barışın sağlanması yönünde atılması gereken adımlar da görüşülecek.
LAÇİN KORİDORU MASADA

Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan’ın da katılacağı toplantıda Yukarı Karabağ meselesinin masaya yatırılması bekleniyor. Madrid prensipleri çerçevesinde Laçin koridoru ile Kelbecer rayonunun statüsünü görüşmeleri planlanıyor.

Azerbaycan işgal altındaki toplam 7 rayondan 5′inin derhal boşaltılması şartıyla, Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında bağlantıyı sağlayan Laçin koridorunun durumunu görüşmeye ve buraya ileride yerleştirilmesi düşünülen uluslararası gücün görev sahası ile ilgili ölçüm yapılmasına sıcak bakıyor. Azeri tarafı, toplantıdan ümitli olduklarını, 5 yıl aradan sonra Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’a iadesi yönünde bir hareketin başlangıcının bu toplantıda atılabileceğini belirtmişti. Öte yandan AGİT zirvesinde İsrail’i Dişişleri Bakanı Lieberman temsil ediyor.

Sınır geçici olarak açılabilir

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin, Türkiye-Ermenistan sınırının NATO tatbikat malzemesini taşıyacak araçların geçişi için istisnai ve geçici olarak açılması hususunun ihtiyaten değerlendirildiğini söyledi. Ermenistan’da, 11-17 Eylül tarihleri arasında 20 ülkenin katılımı ile bir NATO tatbikatı yapılacak.

Tabloda bir Ermenistan eksik

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin, komşularıyla olan sorunlarını ortadan kaldırmada son yıllarda önemli mesafe aldığını ancak Ermenistan’ın, bu tablonun eksik parçası olarak kaldığını belirterek, “Türkiye’nin uzattığı dostluk elinin geri çevrilmesinin, herkesten çok Ermenistan’a zarar vereceği açıktır” dedi. Davutoğlu, Yukarı Karabağ sorununun çözümüne yönelik devam eden müzakerelerde, işgal kuvvetlerince boşaltılarak Azerbaycan’a iade edilen bölgelere uluslararası bir barış gücünün konuşlanması fikri üzerinde durulduğunun da bilindiğini belirtti. Davutoğlu, barış gücünün varlığı ve oluşumu konusunda müzakerelerin sürdüğünü ifade ederek, Türkiye’nin bu yönde taraflara herhangi bir teklifte bulunduğu iddiasının gerçeklikten uzak olduğunu bildirdi..

Sonraki Sayfa »