SPOR HABERLERİ


UEFA Avrupa Ligi’nde son 16′ya kalan takımlar bu akşam oynanacak rövanş maçlarının ardından belli olacak.
Read the rest of this entry »

Spor Toto 3. Lig 2. Grup’ta 23. hafta maçları bugün oynanırken, Afyonkarahisarspor haftayı lider tamamladı.
Read the rest of this entry »

Bank Asya 1. Lig, Spor Toto 2. Lig Kırmızı Grup, Spor Toto 3. Lig 2. ve 3. Gruplara haftanın maçlarıyla devam edildi.
Read the rest of this entry »

Yıllardır şikayet edilir hep, Bir ekolümüz yok diye. Sanki her şey vardır Türk Futbolunda da bir tek ekolümüz eksik kalmıştır. Dünya futbol literatürüne girecek, istikrarlı bir şekilde uygulanan ve bizi diğer ülkelerin futbol oyun stilinden ayırt edecek bir düzen, bir anlayış…

 

Kimse farkında değil belki ama bizim son 5 senedir var olan bir ekolümüz var. Futbol anlayışımızın bir “Ekol” halini aldığını, teknik direktör değişimine rağmen anlayışın değişmemesinden ve bu değişmeyen anlayışın dünya futbolunda “Ekol” diye bizlere sunulan futbol anlayışlarından çok farklı olmasından anlıyoruz.

Ekolümüzün temelleri Fatih Terim ile atıldı ve yine Fatih Terim döneminde olgunlaşıp, Fatih Terim döneminde kemikleşti. Guus Hiddink döneminde de hepimizin anlayacağı şekilde anlatmak istersek “Gaz verme” sosu eksik kaldı ancak, zihniyet aynı zihniyet. Tabi zihniyetin süreklilik arz etmesinde, futbol anlayışımızın bir ekol halini almasında en büyük paylardan biri de Oğuz Çetin’e aittir. Malumunuz, Fatih Hocasından ne öğrendiyse, onları uygulamaya çalışıyor.

Ersun Yanal’ın devrimi anlaşılmadı

Ersun Yanal’ın yapmaya çalıştığı devrim; her şeyin en iyisini ve en mükemmelini bilen yurdum insanı tarafından anlaşılamadı. Dönemin diğer futbolcularına haksızlık ediyormuşum gibi de algılanmasın ancak Taffarel, Popescu ve Hagi’nin olduğu dönemlerinin haricinde dişe dokunur pek bir başarı yakalayamayan buna rağmen hemen her sezon Avrupa’nın pek çok takımından teklif aldığı iddia edilen Fatih Terim için kamuoyu yaratılıp, o yaratılan kamuoyu ile Terim getirildi.

Terim’in ilk işi filmlerdeki gibi “Ekibi toplamak” oldu. Tıpkı, eski günlerdeki gibi… Her şey iyi gitti başlarda, ta ki İsviçre maçlarına kadar. İki kötü hakem ve 2. maçın bitişinden sonra hepimizin bildiği saha içinde gelişen olaylar. 2006 Dünya Futbol Şampiyonası’na gidemeyişimiz…

Yeni hedef belliydi; 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası. Fatih Terim’in temellerini sağlama alıp, üzerine kat çıkmaya başladığı futbol anlayışı eşliğinde hedefe yürümeye başladık… Bu anlayış, kendi kulübünde düşük performansı sebebiyle forma şansı bulamayan eski tüfekler veya sakatlık durumu ne olursa olsun, bir de milli takım doktorları tarafından kontrol edilmesi için olmadı rehabilite edilmesi için kadroya alınan kemik kadronun korunmasından ibaretti. Formsuz olana “Çık ve göster kendini” denilen, sakat olana veya sakatlıktan yeni kurtulmuş olana “Çık ve ne kadar fedakâr olduğunu, bu ülke için neler yapabileceğini göster” telkini yapılan, sahada ise tam ve halk tabiri ile “Ver gazı taktiği” uygulanan bir yapı çıktı ortaya. İbrahim Toraman gibi, Mehmet Topuz gibi, Fatih Tekke gibi dönemin formda ve başarılı isimleri sırf Terim ile aralarında olan problemlerden ötürü kadroya alınmazken, birçok etik kuralı çiğnemiş, taraftarla, basınla ciddi tartışmalara girmiş isimler kadroya dâhil olabiliyordu. Nihayetinde aslolan, Terim ile polemiğe girmemek, onun “otoritesi” altında boyun bükmekti.

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası eleme grubunda bazı maçlarda ara ara iyi futbol oynasak da, genel olarak iyi değildik. Nikopolidis’in Atina’daki, Mhyre’nin seyircisiz maçta Macaristan’daki performansları ile beraber, İstanbul’daki Macaristan maçında durum 0-0 devam ederken Macaristan’ın penaltısının verilmemesi üzerine bir de 10 kişi kalması bize 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın kapılarını ardına kadar açtı.

“Ver gazı” taktiği

Açılan kapıdan geçerek gittiğimiz 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası kadromuz birçok kişiyi tatmin etmedi, rahatsız ve tedirgin etti. Bu kadronun başarısız olacağı düşüncesine sahip kişi sayısı hiç de az değildi hele ki, hiçbir şekilde kestiremediğimiz bir oyun düzenine güvenmenin temeli sadece “Bizim Takımımız” olmasına bağlıydı. Grup maçlarımızda ve çeyrek final maçımızda iyi futbol oynamadık ancak sadece mücadele gücünün yanında “Ver gazı” taktiğinin işe yaraması ile futbol tanrılarının da yardımıyla bizim “Muhteşem son dakika dönüşleri” diye adlandırarak efsaneleştirdiğimiz anlayış meyve verdi.  Aslında ders almamız gerekirken, bu işin böyle gitmeyeceğini görmemiz gerekirken, zafer sarhoşluğu içerisinde bu ne olduğu belirsiz anlayışı göklere çıkarmamız, bu anlayışın bir ekol halini alıp üzerimize yapışmasını sağladı.

Bilic’in anlayamadığı şey

Hırvatistan Milli Takım Teknik Direktörü Slaven Bilic maç sonu yaptığı açıklamada; “İlginç bir biçimde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hem de başka bir şey var. O yalnızca Türkler’de var onun ne olduğunu tarif edemiyorum, anlayamıyorum” demişti. İşte o anlayamadığı şey bizim ekolümüz oldu. O günleri kurtardı belki ama bugünleri kararttı o “Şey” ve biz bugün birbirimize soruyoruz “Bize ne oldu?” diye. O turnuvada oynadığımız son maç ise belki de o dönemin son 4-5 senesinin en iyi futbolunu oynamamıza rağmen futbol tanrılarını bu defa bizim yanımızda değildi. Yine son dakikalarda döndük ancak, Almanya son dakikada daha keskin döndü ve final vizesini elimizden aldı.

O “Şey” 2010 Dünya Futbol Şampiyonası grup elemelerinde kâbusumuz oldu. Aslında 2008 Futbol Avrupa Şampiyonası grup elemelerinde oynadığımız futbolun dışında bir şey oynamıyorduk ancak, bu defa ne Nikopolidis ve Mhyre gibi çok komik goller yiyip maçı kazanmamızı sağlayan rakip kaleciler vardı ne de rakibin hem penaltısını vermeyip hem de rakibi 10 kişi bırakarak ekmeğimize yağ süren bir hakem. Bilic’in bahsettiği o “Şey” sebebiyle 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na gidemedik, Fatih Terim de istifasını sundu.

Oğuz Çetin’in garip sicili

Fatih Terim gitti, büyük özverilerle dünyada “Milli Takım Teknik Direktörlüğü” denince ilk akla gelen isim olan Guus Hiddink getirildi. Yanına da yardımcı olarak Terim’in temellerini atıp, olgunlaştırdığı ve “Ekol” halini alan anlayışın bekçiliğini yapacak Oğuz Çetin verildi. Oğuz Çetin’in sicili bir garip, Mustafa Denizli ile çalışmış, Denizli gitmiş o kalmış. Denizli’nin akabinde Werner Lorant ile çalışmış, Lorant gitmiş o kalmış. Sonra o kendi başına çalışmış, başarısız olunca yanında “yardımcı” sıfatı ile 2. bir Oğuz Çetin olmadığından o gitmiş ama o kalmamış. Yani, Oğuz Çetin bir “Ekip” adamı olamamış hiçbir zaman. 2. Adam olduğu bir departmanda 1. adam giderken/gönderilirken o hiç, “Başarısızsak, ekip olarak başarısızız. Ben de yokum” diyememiş, o 1. adam olabilmek adına değişik davranışlar sergilemiş. Başka yerlerde 1. adam olmak yerine, önceleri 2. adam olduğu yerde 1. adamlığa oynamış. Eğer birileri 2. bir Piontek-Terim modelini Hiddink-Oğuz Çetin üzerinden uygulamak istiyorlarsa, yanlış yoldalar haberleri olsun.

Guus Hiddink’in milli takımlar kariyerine baktığımızda, futbolu seçiminde ekibinin görüşlerine, ekibinin düşüncelerine büyük oranda uyduğunu görürüz. Yani bugün hiç kimse, kim neden oynamıyor diye kafasını yormasın. Oğuz Çetin’in tavsiye kadrosuyla Terim’in oturttuğu ekol bunu gerektiriyor. Formsuz olan, sakatlıktan yeni çıkmış olan oyuncuyu kadroya alıp ne oynadığını bilmeyen bir ekip yaratırsanız üzerine bir de en azından “oynuyormuş gibi” görünmesi için “yeterli gazı” veremezseniz değil Hiddink, futbol tanrıları el koysa bile durum düzelmez.

Biz rezalet futbol oynasak fakat son dakikalarda kaleci hatası ile veya bulduğumuz tek pozisyonla maçı kazansak hepimiz “Muhteşem geri dönüş” dediğimiz efsaneye geri döneriz ve hiçbirimiz ne Volkan Şen’i tartışırız, ne Sabri’nin sol bekte oynamasını, ne de aday kadro tercihlerini…

O yüzden bugünkü duruma ağlamaya gerek yoktur. Hep arzuladığımız “Bir ekol” sahibi olduk. Ağlayacak olan, bugüne değil Nikopolidis’in, Mhyre’nin hatalı goller yediği, pozisyonumuzun dahi olmadığı bir maçta Macaristan’ın penaltısının verilmeyip bir de üstüne 10 kişi bırakıldığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılmamızı sağlayan maçlara ağlamakla başlayabilir. “Biz nasıl aldandık” sorusunun cevabı o maçlarda…

Beşiktaş Eksiklerine Rağmen Porto Karşısına Galibiyet Parolasıyla Çıkıyor. İşte Beşiktaşın İlk 11 i

 

Avrupa’da üst üste 5 maç kazanan Beşiktaş bugün Portoyu da yenerse Türk futbol tarihindeki en uzun galibiyet serisini yakalayacak. Siyah-Beyazlılar’ın grubundaki liderlik mücadelesi saat 20.00′de başlayacak.

Hem ligde, hem de Avrupa’da yoluna doludizgin devam eden Beşiktaş, bugün Dolmabahçe’de Portoyu ağırlıyor. F Grubu’ndaki liderlik mücadelesi, Siyah-Beyazlılar için farklı bir anlam da taşıyor. Avrupa Kupaları’ndaki son 5 maçından da zaferle ayrılan Kara Kartallar, bugün de kazanırsa Türk futbol tarihinde üst üste en çok maç kazanan takım unvanını ele geçirecek. En son Zico yönetimindeki Fenerbahçe üst üste 5 maç kazanmış ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale adını yazdırmıştı. Ricardo Quaresma ve Guti gibi dünya yıldızlarının sakatlıkları nedeniyle oynayamayacağı karşılaşma saat 20.00′de başlayacak. Carlos Clos Gomez’in yöneteceği kritik 90 dakika, Star’dan naklen ekranlara gelecek. Yıldızların yokluğuna rağmen, taraftarların maça büyük ilgi göstereceği ve çeşitli şovlarla takımı motive etmeye çalışacakları kaydedildi.

BEŞİKTAŞ
Hakan, Hilbert, İ.Toraman, Zapotocny, İ.Üzülmez, Ernst, Necip, Tabata, Nihat, İsmail, Bobo
T.Direktör: Bernd Schuster

Sonraki Sayfa »